Background Image
Ana Sayfa > Yayınlar

Yayınlar


REŞİT OLMAYAN KÜÇÜĞÜN VERDİĞİ ZARARLARDAN SORUMLULUK

REŞİT OLMAYAN KÜÇÜĞÜN VERDİĞİ ZARARLARDAN SORUMLULUK

Reşit olmayan küçüğün verdiği zararlardan sorumluluk hususunu değerlendirmeden önce erginlik (rüşt) kavramının hukuki dayanaklarının bilinmesi gerekmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 11. maddesinde yer aldığı üzere erginlik (rüşt) onsekiz yaşın doldurulmasıyla başlar. Ancak yine Medeni Kanunumuzun 12. maddesinde düzenlendiği üzere, onbeş yaşını dolduran küçük, kendi isteği ve velisinin rızasıyla mahkemece ergin kılınabilir. Türk Ceza Kanunu’nda ise çocuk, “henüz onsekiz yaşını doldurmamış kişi” olarak tanımlanmaktadır.

Ceza Hukuku’nda çocuk olma suça dayanak fiili işleyen ve çocuğun suçun mağduru olması durumlarında önem taşımaktadır. Örneğin oniki yaşını doldurmamış olan bir çocuğun ceza sorumluluğundan bahsedilemez. Bu sebeple ceza kovuşturması yürütülememekle birlikte yalnızca çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilmektedir. Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup 15 yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yetisinin olmaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterli oranda gelişmemiş olması halinde ceza sorumluluğundan bahsedilemeyecektir. Yine bu kişiler hakkında da çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunması gerekmektedir. Ancak bu yaş aralığında bulunup fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yetisi bulunan ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunduğu hallerde suça sürüklenen çocuk hakkında hükmolunacak cezalarda da kanun koyucu özel bir düzenlemeye gitmiş bulunmaktadır.

Belirtilmelidir ki, henüz reşit hale gelmemiş bulunan her çocuğun da taraf ehliyeti bulunmaktadır. (Prof. Dr. Ejder Yılmaz syf 824) Ancak dava ehliyeti bu konuda belirli sınıflandırmalar dahilinde incelenmektedir. Örneğin ayırt etme gücüne sahip olmayan çocukların (küçüklerin) dava ehliyeti bulunmamaktadır. Dava ehliyeti bulunmayan çocukları davada, kanuni mümessilleri temsil etmektedir. Reşit olmayan küçüğün verdiği zararlara ilişkin olarak 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 369. maddesi incelendiğinde, “Ev başkanı, ev halkından olan küçüğün, kısıtlının, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunan kişinin verdiği zarardan, alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle onu gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat etmedikçe sorumludur. Ev başkanı, ev halkından akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunanların kendilerini ya da başkalarını tehlikeye veya zarara düşürmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Zorunluluk hâlinde gerekli önlemlerin alınmasını yetkili makamdan ister.“ ev halkından olan küçüğün zararlarından ev başkanının sorumlu olacağı hususu düzenlenmiştir. Ancak madde lafzında da görüleceği üzere kişinin verdiği zarardan, alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle onu gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat ettiği takdirde sorumluluktan kurtulma hali mümkün olacaktır. Hukuk düzeninin ev başkanını, güvenilir kişi; küçüğü ise, korumaya ve gözetime muhtaç kimse olarak kabul etmesi bu hususta yapılan değerlendirmenin ana sebebini teşkil etmektedir. (YHGK, T: 08.12.2004, E. 2004/4-642, K: 2004/648 ) İlgili karara dayanak somut olayda çocuğun okulda olduğu süreçte verdiği bir zarar olmasından ötürü bulunan sorumluluğa ilişkin tartışmalarda ev başkanının teneffüs dahil okul içerisinde fiilen küçüğün yanında olabilmesinin eylemli olarak mümkün olmayışı, “öğrencilik” sıfatıyla tamamen okulun gözetimi altına girdiği gerekçeleriyle illiyet bağının kesildiği Yargıtay tarafından kabul edilmiştir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas: 2015/ 4937 Karar: 2015 / 10212 K. T.: 03.06.2015: “… TMK'nin 369/1. maddesine göre, ev başkanı ev halkından olan küçüğün, kısıtlının, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunan kişinin verdiği zarardan, alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle onu gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat etmedikçe sorumludur. Maddenin açık ifadesinden de anlaşıldığı gibi, üçüncü kişilere verdikleri zararla ev başkanını sorumluluk altına sokanlar; küçük, kısıtlı ve akıl hastalığı veya akıl zayıflığı olan kimselerdir. Hukuk düzeni, ev başkanını koruyucu ve güvenilir kişi; küçükleri, kısıtlıları, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunanları korunmaya ve gözetime muhtaç kimseler olarak kabul eder. Bu kişiler, küçüklükleri, tecrübesizlikleri, akli yetersizlik ve dengesizlikleri sebebiyle başkaları için tehlike teşkil ettikleri gibi, aynı şekilde başkaları da kendileri için tehlike oluşturabilir. Velayet ve vesayet kurumlan küçük ve kısıtlıların, ailenin ve üçüncü kişilerin korunması amacıyla konulmuştur. Ev başkanlığı, aile halinde birlikte yaşayanların idare edilmesine, öncelikle aile üyeleri arasında bir düzenin kurulmasına, bunların yararına olarak birliğin korunmasına hizmet eder. Bununla beraber ev başkanlığı kurumuyla güdülen asıl amaç, gözetime muhtaç aile üyelerine karşı zarara uğramış olan üçüncü kişileri korumaktır. Yani ev başkanlığı yalnız yetkiler veren bir kurum olmayıp, aynı zamanda görev ve sorumluluklar da yükleyen bir kurumdur. Ev başkanı özen ve gözetim görevini yerine getirmemesinden dolayı üçüncü kişiler bir zarara uğramışlarsa, bu zararı tazminle sorumludur. Ev başkanının TMK. 369/1 'den doğan sorumluluğu, her şeyden önce şahıs itibariyle sınırlıdır. Başka bir deyişle ev başkanı, sadece küçük ve kısıtlıların haksız davranışları ile başkalarına verdikleri zararlardan sorumludur.

Kural olan, kusurlu davranıştan sadece failin sorumlu kılınması ve bundan doğacak sonuçlara da bizzat onun katlanmasıdır. Cezai sorumlulukta bu ilke "kusurun şahsileştirilmesi" prensibi ile kabul edilmiştir. Aynı ilke, kural olarak hukuki sorumlulukta da geçerlidir. BK. m. 41 'de ( 6100 sayılı TBK'nun 49. md.) ifadesini bulan bu ilke gereğince,herkes "Gerek kasten, gerek ihmal ve teseyyüp veya tedbirsizlikle haksız bir "surette" başkalarına verdiği zararı tazminle yükümlüdür. Bununla beraber pozitif hukuk düzenleri bu tabii hukuk kurallarına bazı istisnalar getirmişlerdir. Söz konusu istisnalara, daha çok sorumlu kişilerin zarar verenle belirli veya kişisel bir ilişki içinde bulunduğu hallerde yer verilmiştir. İşte, hukuk sistemimizde başkasının eyleminden sorumluluğu düzenleyen ayrık hükümlerden biri de MK. m. 369/1'dir.
MK. m. 369/1 toplumsal hayatta büyük bir pratik ve hukuki ihtiyaca cevap vermektedir. Çocukların bilerek veya bilmeyerek birbirlerinin beden bütünlüğüne ve şahsiyet haklarına saldırıda bulunmaları rastlanılan olaylardandır.Bütün bu durumlarda, küçük temyiz kudretine sahip ise verdiği zarardan bizzat sorumludur. Ancak, birçok durumda mal varlığı olmadığı için fiilen, birçok durumda ise hem mal varlığı, hem de haksız fiil ehliyeti olmadığı için gerek fiilen, gerekse hukuken sorumlu tutulmaları söz konusu olamamaktadır. Kaldı ki, özen ve gözetime muhtaç kimseleri şahsen sorumlu tutmak mümkün olsa bile, zararın tamamını tazmin ettirmek olanağı her zaman bulunmayabilir. Çünkü temyiz kudretleri yoksa zarar veren aile üyeleri ancak hakkaniyet gereğince sorumlu tutulabilirler ( BK. m. 54, TBK. 65. ). Oysa. hakkaniyet ölçüsü bazı hallerde uğranılan zararın tamamının tazminine imkan vermez. Zira, hakkaniyet sorumluluğunda zarar verenin ekonomik durumu elverdiği ölçüde zarar tazmin edilir. İşte bu tür fiili ve hukuki imkansızlıklar küçük, kısıtlı akıl hastası veya akıl zayıfı aile üyelerinin davranışlarından zarar gören kimselere karşı başka bir şahsın sorumlu kılınması ihtiyacını doğurmuştur. Gerçekten. çok sık meydana gelen bu olaylarda, toplumu savunmasız bırakmamak; onu, küçüklere, kısıtlılara, akıl hastası ve akıl zayıflarına karşı korumak gerekir. İşte toplum yaran ve işlerin güvenle yürütülmesi ilkesi, zarar veren bu kimselerin yanında, başka birinin de sorumlu tutulmasını zorunlu kılmıştır. Türk Hukuk sisteminde ev başkanının sorumluluğu kusura dayanmaz. Diğer bir anlatımla bu sorumluluk kusursuz sorumluluktur. Medeni Kanun'un sözü edilen maddesinde öngörülen ana ilke ev başkanının gözetimindeki özen ödevini yapmamasıdır.

Ev başkanının sorumluluğunun ilk şartı, gözetime muhtaç bir aile üyesinin zararlı bir davranışta bulunmasıdır. Zararlı davranış olumlu hareketlerle olabileceği gibi olumsuz hareketlerle de yaratılır. Olumsuz davranış, başkasını zarardan korumak için bir harekette bulunmak yükümlülüğünün mevcut olmasına rağmen böyle bir davranışta bulunulmadığı zaman söz konusu olur. Bununla birlikte, zararlı davranışlar içinde en çok görüleni olumsuz davranışlardır.

MK. m. 369/1 'in uygulanabilmesi için her şeyden önce ortada bir zararın bulunması gerekir. Gözetime muhtaç aile üyelerinin sebep oldukları zararın çeşidi, ev başkanının sorumluluğu bakımından önemli değildir. Zira, ev başkanı gözetimi altındaki kişilerin üçüncü kişilere verdikleri her türlü zarardan sorumludur.

Ev başkanının kendine düşen özen ve gözetim görevini yerine getirip getirmediği, zarar verici olayın özelliklerine göre belirlenmelidir. Her olayın gerektirdiği tedbirler, her şeyden önce, kendi şartları içinde düşünülmelidir. Bu bakımdan, ev başkanının alması gereken tedbirler olaydan olaya göre değişebilir. Örneğin, zarar verici olayın gerekli kıldığı tedbirler duruma göre sadece eğitmek, öğüt ve talimat vermek, uyarı, ihtar ve yasaklamak şeklinde olabileceği gibi, bunların izlenmesi ve kontrol edilmesi şeklinde de olabilir. Bununla beraber, zarar verici olay ve tehlikeye dikkat çekmek, bilgi vermek ve aydınlatmak, duruma göre tehlikeli şeyleri ortadan kaldırmak, atmak veya muhafaza altına almak da somut olayın gerektirdiği tedbirler çerçevesinde düşünülebilir. Tüm zarar verici eylemlerde ev başkanına düşen tedbirler, genel ilkeler içinde düşünülmelidir.

Türk Medeni Kanunu'nun 369/1. maddesinde, ev başkanının alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispat etmedikçe, ev halkından olan küçüğün ve sayılan diğer kişilerin verdiği zarardan sorumlu olacağı benimsenmiştir. Bu benimsemenin nedeni, hukuk düzeninin, ev başkanını koruyucu ve güvenilir kişi, küçüğü ise, korunmaya ve gözetime muhtaç kimse olarak kabul etmesidir.

Devamını Oku
İŞ HUKUKU KAPSAMINDA TANIK DELİLİ

İŞ HUKUKU KAPSAMINDA TANIK DELİLİ

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. Maddesi gereği Türk hukuk yargılamasında hakim hukuku re’sen uygulamakla yükümlüdür. Ancak HMK 24-33. Maddeleri arasında “Yargılamaya Hakim Olan İlkeler” başlığı altında kaleme alınan medeni yargı alanında geçerli ilkelerden taraflarca getirilme ilkesi ile taraflar, dava malzemelerini yani vakıalar ve delilleri getirmekle yükümlü kılınmıştır. Bu ilke gereği hakim, re’sen taraflarca ileri sürülmemiş vakıaları araştıramayacak olup hükme de esas alamayacaktır. Bunun sonucu, istisnalar harici, olarak mahkeme tarafından tarafların getirdiği vakıalar doğrultusunda netice ve talep incelenecek ve hüküm kurulacaktır.

Taraflarca iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı başlamadan, dilekçeler teatisi içerisinde, tüm deliller ve bu delillerin hangi vakıanın delili olduğunun belirtilmesi gerekmekte olup ellerinde mevcut olanların mahkemeye ibrazı ile başka yerden getirilecek olan delillerin temini için gerekli bilgiler mahkemeye bildirilmelidir.

İş hukuku yargılamasında özellikle işçi tarafından iddia edilen vakıaların tespiti için deliller önem arz etmekte olup bu kapsamda başlıca ispat vasıtalarından biri olan tanık delili etkin rol oynamaktadır. Gerek iş akdinin sona erme şekli gerek başta fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil, hafta tatili, elden ödenen bakiye ücret alacağı olmak üzere birtakım işçilik alacaklarına yönelik ispatın işçi tarafından tanık delili vasıtasıyla sağlandığını uygulamada sıklıkla görmekteyiz. Bu kapsamda dayanılan tanık delilinin niteliği de hukuk düzleminde sonuç doğurmakta olup özellikle tanıkla husumet, tanıkla menfaat birliği içerisinde olma hali dosya kapsamında dinlenen tanık beyanlarının hükme esas teşkil edip edemeyeceği noktasında belirleyici konumda bulunmaktadır.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin kapanması ile iş hukuku alanında tek yetkili temyiz dairesi konumuna gelen Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından Eylül 2020 tarihli içtihat farklılıklarının görüşülmesi ile iki daire arasındaki görüş farklılıkları ortadan kaldırılmış olup bu hususta fazla çalışma, hafta tatili ve genel tatil alacaklarının ispatında husumetli tanık beyanları ile sonuca gidilemeyeceği ilke kararları arasında yerini almıştır. Ancak yan delil ve olgularla husumetli tanık beyanlarının desteklenmesi halinde itibar edilebileceği de eklenmiştir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 2021/8554 Esas , 2021/14117 Karar, 12.10.2021 tarihli kararında, “Davacı tanığı ....'nün Akçaabat 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde 21.08.2015 tarihinde talimatla tanık olarak dinlenildiği tarihte davalı işverene karşı açılmış davası bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle "Davacı tanığı ....'nün Akçaabat 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde talimatla tanık olarak dinlenildiği 21/08/2015 tarihinde davalı işverene karşı açılmış davası bulunmadığı” gerekçesi ile kısmen direnilmiş olup, davacı tanığının dinlendiği tarihten yaklaşık olarak bir yılı aşkın bir süre sonra davalı işverene karşı dava açtığı ve dosyada tanık olarak dinlendiği zamanda husumetli olduğunu gösterir başkaca bir verinin de bulunmadığı gözden kaçırılarak verilen bozma ilamının yerinde olmadığı, bu nedenle kısmî direnmenin doğru olduğu, Bölge Adliye Mahkemesince bu hususun düzeltildiği anlaşıldığından, dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanunî gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373'üncü maddesinin beşinci fıkrası uyarınca ONANMASINA…” şeklinde hüküm altına alındığı üzere dosya kapsamında dinlenen davacı tanıklarının dinlenildiği anda husumetli durumda olup olmadıklarının önem arz ettiği, somut olay koşulları değerlendirildiğinde tanığın bir yılı aşkın bir süre sonra davalı işveren aleyhine dava açmasının, dinlendiği dosya kapsamında husumetli olduğuna ilişkin bir kanaat oluşturmayacağını belirtmiştir.
Sonuç olarak, Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin kapatılması esnasında Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından yayınlanan ilke kararlarında da yer aldığı üzere, husumetli tanık beyanı ile sonuca gidilemeyecek olup yan delil ve olgularla desteklenmesi halinde dosya kapsamında husumetli tanık beyanlarına itibar edilebilecek olup bu hususta somut olay ile dosya kapsamında toplanan yan delillerin önem arz ettiği aşikardır
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2022/13987 E., 2022/13087 K., 20.10.2022 tarihli kararı:

“… Somut uyuşmazlıkta, davacı, davalı iş yerinde fazla mesai yaptığı ve ulusal … genel tatil günlerinde çalıştığı hususunda tanık deliline dayanmış olup itibar edilen bilirkişi raporunda da davacının bu talepleri davacı tanıklarının beyanları dikkate alınarak hesaplanmıştır. Dosya kapsamından ise davacı tanıklarının her üçünün de davalıya karşı davalarının olduğu anlaşılmış olup bu itibarla sırf husumetli tanık beyanlarına dayalı olarak davacının fazla mesai ücreti ile ulusal … genel tatil günlerinde çalıştığına karar verilmesi de hatalıdır. Bölge Adliye Mahkemesi ilgili hukuk dairesi, tanık anlatımları yanında davacının icra ettiği iş göz önünde tutulduğunda mahkemece kabul edilen çalışma saatlerinin ve bu bağlamda hesaplanan fazla mesai ve genel tatil ücretlerinin dosya kapsamına uygun olduğu gerekçesine yer vermiş ise de, sunulan bordrolarda yapılan tahakkukların üzeri çalışma davacı tarafından ispat edilememiştir. Davalı taraf tanık dinletmemiş, dosyada bu çalışmaları ispata yönelik husumetli tanık dışında delil olmadığı görülmüştür. O nedenle, fazla mesai ile ulusal … ge nel tatil ücretlerinin davacı tarafça ispatlanamadığının kabulü ile, taleplerin reddine karar verilmesi gerekirken, aksi yöndeki kabul hatalı olmuştur…”

Devamını Oku
KİRALANANIN İHTİYAÇ NEDENİYLE TAHLİYESİ

KİRALANANIN İHTİYAÇ NEDENİYLE TAHLİYESİ

Bilindiği üzere kira sözleşmesi kavramı 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşme tipi olarak tanımlanmıştır. Dünyayı etkileyen Covid-19 salgını ile başlayan ve ülkemizde de hem iş bu süreç hem de sürecin sonrasında etkilerini daha güçlü olarak hissedilen ekonomik dalgalanmanın neticesinde en çok etkilenen sözleşmeye dayalı ilişkilerden biri şüphesiz ki Türk Borçlar Kanunu’nda özel olarak düzenlenmiş olan konut ve çatılı işyerlerinin kiralanmasına ilişkin sözleşmelerdir.

Güncel olarak Türk Borçlar Kanun’un da yer alan düzenlemeler gereği mevcut durumda 5 yılı doldurmamış kira sözleşmeleri sebebiyle kira tespitine ilişkin dava açamayan ev sahiplerinin alternatif yol olarak taşınmazın ihtiyaç nedeniyle tahliyesine yönelik dava açmaları ile sıklıkla karşılaşmaktayız. Ancak şartlarına haiz olmayan davanın ikame edilmesi vatandaşların tahmininin aksine kiraya verenleri de zarara uğratabilmektedir. İş bu sebeple bu yazımızda kira sözleşmesinin dava yoluyla sona erdirilmesinin bir alt başlığı olan ihtiyaç nedeniyle tahliye konusunu genel hatlarıyla inceleyeceğiz.

Kanun’un 350 ve 351. Maddelerinin başlıklarına baktığımızda taşınmazı sonradan edinen malikin ve taşınmazı hali hazırda kiraya veren ve hala bu sıfatı koruyan kişinin gereksinimi sebebiyle kiralananın tahliye edilebileceği öngörülmüştür.

Kanun’un 350. Maddesinin lafzı incelendiğinde, “1. Kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut ya da işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, 2. Kiralananın yeniden inşası veya imarı amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi gerekli ve bu işler sırasında kiralananın kullanımı imkânsız ise, belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir.” denilmek sureti ile hangi hallerde kiraya verenin kira sözleşmesini sona erdirebileceği kaleme alınmıştır.

Uygulamada son dönemde en çok karşımıza çıkan maddenin birinci fıkrasında anılan kiralananın kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut ya da işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğunun mevcut olduğu hallerde kira sözleşmesinin dava yolu ile sona erdirilmesi halidir.

Yukarıda da değinmiş olduğumuz üzere iş bu dava kiraya verenin kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya Kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu kişilerin ihtiyacı sebebiyle açılabilmektedir. Gerçek kişiler bakımından davayı açabilecek olan kişi veya kişiler Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2006/9443 Esas ve 2006/12237 sayılı kararında detaylı olarak açıkladığı üzere, “malik olmayan kiralayan tarafından ihtiyaç nedeniyle gönderilen ve fesih iradesini içeren ihtarnameye göre malikin kabul edilerek işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile reddine karar verilmesini” yerinde bulmamış ve malik olmayan kiralayanın da dava açabileceğine hükmetmiştir.

Kanun’un 350. maddesinin 1. fıkrası kapsamında davanın şartlarını; ihtiyacın varlığı, ihtiyacın bizzat kiraya verene veya Kanun’da sayılan yakınlarına ait olması, ihtiyacın gerçek ve samimi olması, davanın Kanun’da öngörülen fesih ve dava sürelerine uyularak açılmış olması şeklinde sayabilmek mümkündür.

Uygulamada iş bu şartlardan en çok “ihtiyacın gerçek ve samimi olması” şartının tartışmaya mahal verdiği karşımıza çıkmaktadır. İş bu davada her türlü delille ispat mümkün olduğu gibi kiralayan tarafından ihtiyacın samimi ve gerçek olduğunun ispatı önemli bir nitelik taşımaktadır. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2013/4985 Esas ve 2013/2188 sayılı kararında kiralayanın ihtiyacına ilişkin olarak en muhtemel karinenin kiraya verenin de kiracı olması durumuna bağladığı görülmektedir. Burada değinilmelidir ki, yalnızca konut ihtiyacı değil işyeri ihtiyacının da Kanun’un direkt lafzında yer almasıdır. Kanun’un lafzından da anlaşılacağı üzere ihtiyacı yalnızca konuta indirgemek mümkün olmadığı gibi konuta ihtiyacı olanın kiralayanın eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için de ihtiyaç sebebinin gündeme gelebilecek olmasıdır.

TBK 350. Maddesine tekrar baktığımızda açıkça ihtiyaç sebebiyle tahliye davasının sürelere de bağlandığını görmekteyiz. Bu süreler Sözleşme’nin belirli veya belirsiz olmasına göre farklılık göstermekte olup belirli süreli kira sözleşmelerinde sözleşmenin sona ermesinden itibaren 1 ay içerisinde; belirsiz süreli sözleşmelerde ise kiraya dair genel hükümler kapsamında fesih dönemine veya fesih bildirimi için öngörülen sürelere riayet edilerek belirlenecek tarihten başlayarak 1 ay içerisinde açılması gerekmektedir. Genel bir yanılgıdır ki, genellikle toplumumuzda konutlara ilişkin yapılan temel kira sözleşmeleri bir yıllık belirli süreli olarak imzalanmakta olup kira sözleşmesinin 1 yılın sonunda uzaması belirli süreli kira sözleşmesi niteliğini değiştirmeyecektir. Bu hususlara dikkat edilmesi ve bir avukattan danışmanlık alınması bu noktalarda önem taşımaktadır.

Devamını Oku